Sayfalar

Kara Geceye Karalamalar

16 Ocak 2018 Salı

Zihnin Sesi

Buraları kafam almıyor artık. Masalara yakınlaşmış çeneler, kulaklara ulaşmak için gürültüde kulaç atan flörtöz cümleler, gırtlakla içli dışlı olan ve dahi dokunduğu her yerde keskin bir iz bırakarak ilerleyen alkol, tuvalete gitmeler, tuvaletten gelmeler, sürekli yer değişiklikleri, odağını yitirmiş gözler, üst üste boynu kırılan izmaritler, rujun bardak kenarına emanet ettiği bir alt dudağın portresi, parfümün terle karışan kokusu, loş ışık, ıslak bira altlığı, 'ay dur telefonunu çek' çığlıklarının eşlik ettiği sakarlıklar, huzursuz bakışlar, 'yok bu saatte taksiyle giderim zaten'ler... Zihnimde artık ne var ise, bunlara yer kalmamış. Sahi, zihnimde ne var? Belki bu soru daha farklı sorulmalı...

Zihnimin nesi var?

"Efendim ağabey?"

Delikanlının sorusu ile irkiliyorum. Benimle konuştuğunu anlamam bütün hikayelerde olduğu gibi birkaç saniyemi alıyor. Ben onun yüzüne boş gözlerle bakarken, sorduğu soru zihnimin berisine çarpıp yankılanarak tekrar kulaklarıma doluyor. Ancak dikkatimi yalnızca bir kelimeye veriyorum. "Ağabey."

Aynı yaşlarda değil miyiz? Kendimi hep onun yaşında gibi düşünüyorum. Ama değilim. Onunla yaşıt olduğum yılların üzerine seneler devrildiler. Şimdi gençliğimin üzerini beyaz saçlar, küçük ilaç poşetleri, ülser, yorgunluk, ara ara ileride en yakın dostum olacağını hatırlatan bel ağrısı kaldı. Oysa onun gibiydim. Oydum hatta. O tasasızlıkta, o maceracılıkta, o cahillikteydim.

Yaşlanmak sanırım bu sebeple çok acıtıyor insanın canını. Yirmi yaşımda kendime ne kadar dikkat kesilmişsem, kendimi o yaşta gibi  algılamaktan geri duramıyorum. Bu yılları kafam almıyor artık.

Delikanlı gitmiş. Ondan bira isteyecektim. İçeceğimden değil, bende şişkinlik yapıyor ve hatta kimi zaman kusmama neden oluyor. Ancak burada oturmaya devam etmemin en ucuz yolu bu. Ne işim var burada? Neden geldim... Bir şarkı duydum, o yüzden mi oldu? Parmaklar değdikçe gerilip boşalan gitar telleri mi, sarmallar halinde ruhumu çevreleyen sözler mi, 'daha gençken dinleseydim bu şarkıyı sürekli başa sarardım' düşüncesi mi? Beni buraya ne getirmişti? Ne olmuştu da burada bitirmeye karar vermiştim. Bunlardan belki biri, belki hepsi yüzünden.

Birayı içse miydim? İçsem ne olacak? Belki beni daha fazla cesaretlendirir. Cesarete ihtiyacım var mı peki? Bu bir kararın arkasında durma meselesi olsaydı öyle olurdu. Ancak öyle değil. Bir çıkmaz sokakta olmak daha çok. Geri dönülebilir mi? Pekala dönülebilir. Ancak üşeniyorum. Yorgunum. Bu yolu geri yürüyebilir miyim bilmiyorum. (Kendime yalan söylüyorum, materyalist bir finali yakıştıramıyorum kendime diye herhalde.) Tam bu anda sırtımdaki ağrı, kendisinden bahsedildiğini anlamış gibi yükseliyor.

Ne demişti doktor? Omurgayı kat edip beynime kadar yayılmış. Yayılmasaymış efendim, ben mi müsade ettim? Bunu sormak istedim, benden izin alınmadığını belirtmek istedim. Öfke ile bağırıp çağırmak, son yıllarda iyice kol kola gezdiğim hiddet ile onu bezdirmek istedim. Gidip başkasına musallat olmasını böyle sağlayabilirdim. Ama bunlar olmadı, öyle bir an ki, omuzlarımın da boynumun da yerçekimine direnecek takati kalmadı ve nihayetinde dilimin ucuna sadece "sigaradan mı?" geldi. Doktorun gözleri kısa bir an için bulutlandı. "Pek çok şey olabilir" demekle yetindi. Bu ne anlama geliyordu? Sorumun cevabını gerçekten bilmiyor muydu, yoksa vicdan azabı çekmeyeyim diye benden gizlenen bir gerçek mi sözsüzlük konusuydu? Başka şeyler konuştuk sonra. Risklerden, metodlardan, radyoaktivitelerden... Beynime kurşun fikri ne ara saplandı bilmiyorum. Daha doğru bir tabirle beynime...-

"Buyrun, biranız."

Çocuğa cebimdeki son parayı çıkartıp verdim. "Sonra ödeyebilirsin ağabey" dedi. Ağabey kelimesi böğrümü deşerken ben, oturduğu sandalyeye yakışmayan biçare bir ömür eskisi, elimdeki parayı ısrarla uzatmaya devam ettim. Yüzünde bıkkın bir ifade ile banknotu alıp önlüğünün önündeki geniş cebe daldırdı. Giderken arkasından baktım, son ihtimali alıyor olduğunu biliyor muydu acaba?

Artık dönüş için param kalmamıştı. Şimdi, neyim var neyim yoksa eşimin hesabındaydı. Onun ihtiyacı olacaktı, çocukların da. Benim gidişim birkaç bin liraya çözülürdü. Ya o riskler, metodlar, radyoaktiviteler. Ufak bir ihtimal için... Benim ufak bir ihtimalim hem de. Değer miydi? Kendimi düşündüm, değmezdi. Hem parasızlık, hem çaresizlik, hem 'ben o kadar etmem' hissi. Bir de yorgunluk, bıkkınlık. (Gene yalan söylüyorum işte. Bu da huy oldu benle, çıksa gitse bu huy.) Her halükarda gidilecek tek bir yol kalıyor gibiydi.

Tabancayı çıkardım, kucağıma koydum. Gözlerimi kapadım. Vakti gelmişti. Derin bir nefes aldım.

Bir ses duydum sonra. Bir "merhaba"... Omurgamdan başlayıp, zihnime yayılan bir karşılama. Merhabam.

15 Ocak 2018 Pazartesi

Genç Yıllara

Birkaç saatlik uyku bedenimi daha fazla taşımaya yetmedi, başım ağır ağır masaya düşmüş. Daha genç yıllarımdaki gibi... O vakitlerde sürekli buralara yazmışım, hafta hafta, gece gece. Genellikle manzum şeyler karalamışım. Rivayet olunan geçmiş zaman ile söylüyorum bunları, zira yazıları temizlemiştim. Ama her nasılsa bir yerden çıktı karşıma, birkaç tanesini okudum.

Okudukça kaşlarım yavaş yavaş yükseldi. Değişmez sandığım şeylere -genellikle korkulara, etrafımda helezonlar çizen depresyona ve en çok da umutsuzluğa- nasıl da körü körüne bağlanmışım. Batan bir geminin direğine zincirlemişim kendimi, böyle ifade etmek daha doğru sanırım. Sonra buraya karalayarak; esasında ağzıma dolan suları tükürüp, derin bir nefes almaya çalışmışım. Çoğunlukla nikotin solumuşum gerçi.

-Onu da bırakacağım ya yakında, sanıyorum bu başka zamanın konusu.-

Hamlamışım. Uzun zamandır, böyle günlük misali yazmıyorum. Artık ya hikayeye kıvrılıyor kalemimin yolu, ya da ekmek param için akademik yazılara... Yine de hatırlıyorum. Bir yerlerde kapalı gözleri ile etrafa bakıp, karanlıktan başka şey görmeyen o çocuğu. Ama bölük pörçük, ama pusların ardına ulaşmayı başaran nadir ışık hüzmelerinin dokunduğu resimlerde -sahne sahne... Yine de hatırlıyorum.

O; herhalde bugünlerimi göremiyordur. Hatta tahmin yürütmem gerekse; hâlâ bulduğu tüm duvarlara çarpıp, klavyesine çığlıklar attığını, adımı dile getirir gibi emin, özgüvenli bir sesle söylerdim. Ona acıdığımı zannetmesin ama, en çok ondan nefret ederdi. Pusların arasından hatırlanan bir sahnede böyle diyor en azından. Acımıyor ve üzülmüyorum fakat merhamet hissediyorum ona. Başını okşayıp, şöyle bir sarılsam pek sevinirdi eminim.

Belki de buraya (yazılan birkaç kelime bir şekilde zamanı aşmanın bir yolunu bulur diye) iyi şeyler yazmalıyım.

Genç yıllar, gençlik yıllarım. Merak etme. Ayrı yazmaktan korktuğun her'şey'ler güzel olacak.